Yazar

hem_aliaydemir@hotmail.com

97 makale bulunmakatadır

ÇOCUKLUK ANILARI BİR BAŞKAYDI

07:48 - 29 Ağustos 2016

+A

-A

Gökçeviran, Şatıroğlu Mahallesine bağlı bir belde olduğu için dil alışkanlığı hep köy olarak ismini kullanıyoruz.
               
1950 Ağustos Ayının sıcağında, harman zamanı ailemin ilk çocuğu olarak dünyaya gelmişim. Rahmetli Hasan Dedem, Hazreti Ali’nin cenklerini çok dinlediğinden ve O’na hayran olduğundan benim ismimi Ali koymuşlar.
               
Harmanda tınaz savurmak için rüzgârın beklendiği bir sırada Dedemin çok samimi olduğu rahmetli Geycek’li Âşık Hasan köyüne geçerken bize uğrar. Tınaz savurmak için rüzgâr bekleyen babama isteği üzerine bir şiir okur. Yemek yemek için Seki dediğimiz odaya girdiklerinde benim ağladığımı işitir. Babaannem beni kucağına alıp Âşık Hasan’ın kucağına verir. Kendisi gibi âşıklık olsun diye ağzıma tükürmesini ister. Âşık Hasan’da isteği yerine getirir.
                İlkokul dördüncü sınıfta okurken öğretmenimiz rahmetli Veli Recai Velibeyoğlu bizleri Kayseri’ye geziye götürmüştü. Gezi sonrası bizlerden şiir yazmamızı istemişti. İlk şiirimi üç kıta olarak o zaman yazmıştım. Bu şiiri evde okuduğumda Gülbahar anam;”Yavrum; sen küçükken Âşık Hasan ağzına tükürmüştü, O’na çekmişsin.”sözü hiç aklımdan çıkmadı.
               
Gökçeviran’da öğrenci azlığından köye öğretmen vermemişlerdi. Şimdiki Ziraat Bankasının bulunduğu yerde tek katlı Cumhuriyet Okuluna yazılmıştım. Eylülde okulların açılmasıyla, kasım ayına kadar her gün bir saatlik yolculuktan sonra okula gelir ve okul çıkışı yine yaya olarak köye dönerdik. Annemizin hazırladığı dürümleri yolda yerdik. Dürüm dediğimiz yufka ekmeğin içine yağda yumurta pişirilmesi(Sızdırılması),bazen tulum peyniri, bazen tereyağının üzerine toz şeker ekilip dürüm yapılırdı. Bazen de ekmek ufaklarını yağ ile ve pekmezle kavurup dürümler yapılırdı.    
               
Ahmet Dayı’mın bir özelliği keleni dediğimiz iri tarla farelerinden Mucur’a girişteki Kayseri asfaltının yanındaki alanda birini taşla vurmadan okula gitmezdi. Bazen Onun yüzünden okula geç kalır ve öğretmenden fırça yerdik.    
 
Köyde işlerin olmadığı bir an olmazdı. Tarla, harman, bağ bahçe işlerinin yanında büyük ve küçükbaş hayvanların bakımı, tımarı evin ve çevrenin temizliği derken işlerin içinden kolay kolay çıkamazdık. Ders çalışmaya sıra gelmezdi. Akşam yemeğini yedikten sonra ahırdaki işleri yapar ve üç kardeş küçük bir yatakta yatardık. Yatmadan öncede, yatağa yattıktan sonrada kavgalarımız eksik olmazdı. Babam gelip bizi patakladıktan sonra uyurduk.
               
Koyunların kırkılması ve süt sağma zamanları koyunların kafalarını tutardık. Koyunlar bazen huysuzlaşır ve tekmeyle süt helkesini devirirlerdi. Koyunların kuyruklarının altına kene ve at sinekleri yapışırdı. Bazı koyunlara da farsak adını verdiğimiz fasulye büyüklüğünde gri renkte kan emen böceklerden çok olurdu. Onları elimizle yapıştığı yerden çıkarır taşla ezerdik.
                Sağılan sütler bahçede duvar dibine kurulan ocakta pişirilirdi. Kardeşim Ömer’le bir gün ocakta pişen geniş tencereden süt içmek istedik. Ağaç kaşıkla sıra ile süt içiyorduk. Bir ara Ömer elindeki tahta kaşığı süt tenceresinin içine düşürdü. Kaşığı almak için sütün içine elini soktu. Süt sıcak olduğu için dirseğine kadar kolu yanan Ömer feryadı bastı. Sufa dediğimiz yerde bulunan annem hışımla gelip Ömer’in kolunun her tarafını sıkmaya başladı. Cahillik ve verdiği telaş Ömer’in kolunun derisinin özürlü kalmasına sebep oldu.
                Ömer’le ilgili kısa bir anıyı da anlatayım;
Bir akşam atların samanını ve yemini verdim. Sıra kaşağı ve gebreleme işine gelmişti. Kıra atın tımar işi bitmiş, dor atın tımarıyla uğraşıyordum. Ömer’in sessizce ahırın kapısını açtığını fark ettim. Aklınca beni korkutmak için eğilerek sessizce kır atın boynunun altından geçmeye çalışıyordu. Yem yiyen hayvan tanısa da kıskançlığı artardı. Tam Ömer geçerken kır at aniden Ömer’in kafasını şapkayla birlikte ısırdı. Ömer’in “Vay anam, öldüm.”çığlığına kahkahalarla cevap veriyordum. Ömer’in kafasındaki yara epey sürü ve şapka kafadan hiç çıkmadı.
               
Çocukluğumun ilk yıllarında öküzlerin çektiği kağnıyla tüm işlerimizi yapardık. Hasan Dedemle ilgili kısa iki anımı da yeri gelmişken aktarayım.
               
Davutoğlu Çeşmesinin yakınındaki tarlamızdan biçilmiş ekinleri kağnıya yükleyip yola koyulduk. Yazıkınık Yolunun kesiştiği yere gelince kağnıdan kayan sapları düzeltmek için dedem kağnıyı durdurdu ve kağnının okunun altına dayanacak oka bağlı olan kalın sopayı oka dayadı. Dayanak oku kıt olarak tuttuğundan eğilmiş olan dedemin burnuna indi. Canı yanan dedem, hiçte alışmadığımız bir küfür savurarak hemen camadanının cebindeki küçük aynayı çıkarıp burnuna bakması, bende gülme krizine sebep oldu. Zaten canı yanan dedem, benim gülmeme daha çok bozuldu. Kağnı yola devam ediyordu ama bendeki gülme krizi devam ediyordu.
               
Hasan Dedem babamla birlikte ekmek yapılan, bizim örtme dediğimiz yerin üzerini kapatmakla uğraşıyoruz. Bende onlara yardım ediyorum. Babam damın üzerinde bizde dedemle aşağıdan hezen dediğimiz kalın ağaçları yukarıya uzatıyoruz. Örtmenin ortasındaki tandırın üzerine ekmek sacı kapatmışlar. Yukarıdan dökülen toz, saman türü şeyler sacın üzerini kapattığından yeri belli olmadığı için dedem farkında olmadan tam hezeni verirken sacın üzerine bastı. Ayağının biri tandırın içine girdi ve hezen burnunun üzerine düştü. Ayağını tandırdan çıkarmadan hemen camadanının cebinden küçük cep aynasını çıkarıp burnuna bakmaya başlamasıyla babamda bende gülmeye başladık. Zaten canı yanan dedem, bizimde gülmemize daha da bozulup bize fırçayı çekti.
               
Hala o sahneleri hatırladıkça sessizde olsa gülmekten kendimi alamıyorum.

Facebook'ta paylaş butonu
Print

YORUMLAR

Facebook Yorumları
YORUM YAZ
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

ÖNE ÇIKANLAR

ANKET

Sayfalar

DUYURULAR

LİNKLER

ARŞİV

HAVA DURUMU

Günlük Gazeteler

Oku